Yasamak ki Yazmak gibi

Öyle oldu, böyle oldu.

Dayanılmaz Dinginlik

                Maddi dünya gözü pek  adımlar  ve  bir o kadar  da kendi tasarladığı “soğuk gömleği” ile çevremizde dolaşıp duruyor. O kadar kayıtsız ve durağan geliyor ki insana, sanki sen yokken de vardı, sen gittikten sonra da olacak hissini veriyor benliğimize. Tasarladığımız, gerçekleşmesini mutluluğa ulaşmak olarak algıladığımız hayallerimizin gerçekliğe çarpıp dalgalanması hafiften ince bir sızıya sebebiyet veriyor.

                Gördükçe, yaşadıkça, sevdiğimiz her bir şeyin aslında bir çıkarın ürünü olduğunu kanıksadıkça yaralanıyor benliğimiz. İnsanın yaşamı koklarken ona acı gelen tatlar, insan yaşlandıkça ete, kemiğe bürünüyor. Aşık olmanın sadece nedensiz bir sevme durumundan uzaklaşıp “ilişki kisvesinde” ve mutluluk çıkarında bir kurum haline gelmesi bunun bir sebebi sanki. Ahlakın ise girdiğimiz her bir ortamda değişiklik gösteren yapıda olması,  yıllarca tutunduğumuz manevi unsurların sallantıya uğramasına yol açıyor.

                O yüzden diyorum ki, genellemelerin ve kalıpların bu kadar değişken olduğu hayatımızda bir orta yola ulaşamayacaksak en azından yaşadığını anlatmalı ve karşısındakiler o “anlattıklarından” o insanı çıkarmalı. Aynen bir “güzellik” sözcüğünü anlatmanın binlerce roman etmesi gibi…

                Başlıyorum.

 

                Gördüm. Var olduğunu fark eder gibi oldum. Onunlaydım aynı zamanda onsuz. Var olurken yanımda o bilemedim. Bilmediğim şey “tek nedenim” olurken ben uyukluyordum. Seyrettim, baktım. Gidişini seyrettim. Kopuşunu, benden uzaklaşmasını sürrealist bir portreye naklettim, ilerde hatırlarım diye. Unutuşa geçtim, hayatın tutuşunu kaybettim. Yaşadığım an benden değil, hayattandı. Yaşandığı için yaşadım, aşkı tanımadım. Tanışmak istedim. Bir gülüş farzetmek, onun peşinden gitmek istedim. Yok olanın verdiği gizem ve onun yol tutuşu ile atıldım. Bir pencere, bütün ağırlığını rüzgara teslim etmiş olan o obje ahesten yüzüme doğru açıldı. Açılmasını gözlemlemek ve o şeffaf aygıtın süregelen ışığının değişme olmamasına karşın rüzgar ile birleşip insanı büyülemesini izlemek bir farklı geldi bana. Işık yansıdı, içeri doldu. Ve bir yüz çehresi gördüm. Her şeyin dışında kendi olan, “kendi olmasını” da bana bağlayan bir çehre. Ve hayatın farklılaşması oluşturduğu dinginlik ile pencereyi bana, ya da beni pencereye yaklaştırdı. Seneler boyu kapandığım o odadan “onun” sayesinde bir kere bakabildim. Acısı ve dolgunluğu ile.

                Kısacası aşık oldum. Ne bir eksik, ne de bir fazla…

                

Hayata Övgü

Her insan bir hikaye, her hikaye bir varoluş. Sancısına her daim vakıf olduğum, söndürülmez bir ateş yaşamak. İşte bazan burnuna kadar gelen, tütsüsü baş ucunda devranın değişmez kayıtsızlığı, dinginliği. Oysa belirsizlik, gizeminin mutluluğunu o cehalet sırasında aktarır insanlara. Seni sevip, sevmediğini bilmediğin, umutsuz sır aşkların gibi… Yazıyorum ve mutsuz olmanın yükümlülüğünü üzerime alıyorum.

Senden başlamak isterim önce aşk. Senden başlamam “senle başladığım” için değil belki ama, “senle yaşadığımın farkına” varmamdan. Hikayem naif başlar her zaman ama sert biter. Hayatın zıtlığına alışmışım bir kere. Naiflik söylenmeden önce başlar. Kelimelere dökmeden önce, kafandan geçirmeye dahi ürktüğün vakitlerde. Senin bir parçanı sevmenin aslında seni sevmek olduğunu, yanı hayatı sevmek olduğunu bilmediğim zamanlar. Evet, senden bahsediyorum hayat. Parçanı sevdiğim vakitler hevesimin doruğunda ürkek bir kuş gibiydim. Misal verdiğim, adına şiirler kazıdığım insan yoğunlaşmış bir aşktı benim için.

Şaşıyorum bazan, bana kattıkları ile mihenk taşı olmuş bir sevgi sanki yıllar önce meydana gelmiş, viran olmuş ve unutulmuş gibi. Efsanelerin “efsane” olmasının sebebi bu galiba. Hemen hemen hatırlanmasa da hep yüreğinin bir kıyısında hafif hafif çarpar durur.

Ve sonra tanımaya başladım. İlk defa adam gibi sevmeye… Sevdikçe de kendimi anlamlandırmaya, benliğimi idrak etmeye adım attım. Ben o, o da ben olmuştu. Ve sahiplenme, bu iki bedeni teke indirme güdüsü ortaya çıktığında hayatımda ilk defa saf acıyı tattım. Varoluş acısıydı bu. Benim bir parçam diye anlamlandırdığım şey beni kırıyor, ruhumu parçalıyordu. Yetmemezlik çığırından çıktığında bedenim kötürüm kalmıştı. Ne var olabilen, ne de yok olabilen bir form halini almıştım. Seni anlamıyordum artık. Sen ki benim tümleyicim, anlamım, “benim sahibim” diye kabullendiğim varlık. Emin olduğum tek şey… Seni sevmemeye başladım sonra, yani bir bakıma kendimi. İhanet etmeye çalıştım bir yanımla, öteki yanım izin vermedi buna. Sensin kaldım günlerce. Senin işaretin, sembolün olan “gülmeyi” günlerce unuttum. Sırra kadem basmadan seni bulmak istedim.

Artık biliyorum ki, senin bir diğer adın “sevmek”. Ve senin parçaların birbirine bunun ile kenetlenmiş. Tattırdığın şey ise aşk, yani varoluşmuş. Ve sevmenin tek tarafı, çift tarafı yokmuş. Aşk sadece olduğu için varmış. Nedeni olmadan sonucu olan bir duyguymuş. Karşılık beklemek ise hem bencillik, hem de sana aşk ile, varoluş ile bağlanacak insan haksızlıkmış. Ve onu sevdiğim için bir gün dahi pişman olmadım. Çünkü bir parçanı sevmek seni sevmektir. Senin “o”na hediye ettiğin bir şeyi kendime istemek ne de büyük bir ayıpmış.

Şimdi yeniden bekliyorum kendi varoluşumu. Beni bulsun diye dışarı çıktım. Ve hayattayken bir kişiyi dahi güldürebildiysem ne mutlu bana!

Ne mutlu bana hayat!

Tekdüze

Sıradan bir adamım ben. Gözleri peşi sıra gelen geçene aldanıp, sevginin her bir türüne değer veren bir adam. Bedenim sanki yaren olmuş dünyaya, onun her bir sıkıntısına kol kanat geriyor. Oysa çocukluğumda kayıtsız bir mutluluktu benimkisi. 5 yaşında annemden aldığım 50 bin ile ona anneler gününde çokoprens almış ve gözlerinin içine bakmıştım. İşte o gün anlamıştım mutluluğun “mutlu etmek” olduğunu ve ergenlik dönemlerine gelene kadar “kayıtsız mutluluğun” güzelliğini içimde hissetmiştim. Sonra değişti bir şeyler. Hani çocukluğunda sevdiğiniz bir kızın babasının tayini çıkması üzerine taşınmasını, arabanın arka camından size bakışını hissedersiniz ve o gün sizden de bir şeyler götürdüğünü anlarsınız ya işte onun gibi. Tabiatın saf ve nitelik atfedilmeyen hüznünü hissettim liseye geçerken. Çocukluğun o “etiket istemeyen”, bir şeyleri alt edip üste çıkmayı gerektirmeyen coğrafyasından, at koşturmanın zorunlu olduğu bir ortama ayak uydurmak zor geldi bana. İlkokulda hiç bir şeye benzemese de  annenin o “analık kokusunu” üzerinize geçeren öpücüğünü size tattıran boyama kitapları, bir türlü ezberleyemesek bile çocukluk dağarcığımız ile hafiften sallayarak okuduğumuz ve her türlü alkışı hak ettiğimiz şiirler geride kalmıştı. Gözleri daha dünyaya alışmamış yavruların kafalarına vura vura öğrettiler, “bir şey” olmanın tek koşulunun çalışmak olduğunu.

Lisenin sonunda şunu fark ettim, sıradan olmak “farklı” olmaktı artık. İnsanlar bir şekilde akranlarından sıyrılıp üst noktalara varmayı, çelme takmak için ayağını uzatmayı elzem görüyorlardı. Baktım ve sevmedim. Hani kayıtsız mutluluk demiştim. Kimsenin zorunlu olduğu için başarması gerekmeyen, sadece “var olduğu”  için zaten “farklı” olduğunun bilindiği bir mutlu yaşam. İşte bu yüzden sevmedim çoğunlukla hayatı. Kaçtım izimi belli etmeyen adımlar ile. Dimağımda fazla olmasına gerek olmayan bir kaç fikir, anamım kardeşimin ve babamın sevgisi ile. Kaçtım bana çelme takmalarına izin veren sistemden. Sonra asosyal oldum. Sosyal olmak doğal seleksiyonun populasyonuna katılmak ve bu gen havuzunda yer kaplamaktı. Üstün balık olman dahi önemsenmiyordu kimse tarafından, sadece boşlukta yer kaplaman yeterliydi.

Cümlelere “oysa” diye başladığım zamanlara denk gelir anlattıklarım. Köşe başında bir incir ağacından kopardığım asfaltın tozuna bulanmış bir solgun yaprak ile dolaştığım ve doğanın dinginliğine mutluluk aktardığım zamanlar. “An”lardan oluşan yaşamın süreçlere atfedildiği, üniversite ders kitaplarında hep geleceğe dönük öğütler verdiği günlerde, umursanmadığım bir konserden çıkmış ve ezik psikolojisine bürünmüş bir şekilde gelişigüzel bir banka oturdum. Zevkinden çok bana yoldaşlık etmesine aşık olduğum üniversitede tanıştığım sigaramdan bir dal aldım. Ve yaktım. Dumanlar, benim yeryüzüne hediye ettiğim dumanlar havaya karışırken düşündüm. Neden dedim kendi kendime. Yıllarca bu vahşiliğe, bu insanların birbirini ahesten öldürmesine karşı iğrenme duyduktan sonra, neden başkalarının üç kuruş maaş ile çalıştırıldığı bir kuruma yönetici olmak için bu okulu kazandım? Ve neden çoğu insanın karşı cins ile alakalı olmak ihtiyacı hissettiği ortamlarında, bana beş kuruş değer vermezlerken bulundum? Bunları düşünürken bir otobüs durdu, arkadan zar zor yetişen bir bayanı aldı ve uzaklaştı. Hayatta en güzel dersler, gözlerin ile gördüklerindir. Yaşam devam ediyordu.

Tüm bunlardan sonra şunları söyleyebilirim. Sevmek bir eylemdir. Kimsenin bizi sevmek ve değer vermek gibi bir zorunluluğu yoktur. İşin acı veren tarafı “zorunluluk” sözcüğünün artık esnetilemez bir norm haline gelmesidir. İnsanlar koşmaya öyle alışmışlar ki, durmanın dinginliğini tadamaz olmuşlar. Hani derlerdi ya bilim muhabbetlerinde,”koşarken de, yürürken de yağmur altında aynı yoğunlukta ıslanırsın.” Bu lafın doğruluğundan çok metaforuna hayranımdır. Eğer yol “hayat”, yağmur “zorluklar”, koşmak ve yürümek de “ilerleme biçimi” ise yürüyüp yolu izlemeyi yeğlerim.

Çocuklar Duyacak Diye Geberdik Lan

 Bugün Haluk’un doğum günüydü lan biliyor musunuz? Bittiğinde galiba dünyanın sonuna geldik dediğimiz Çocuklar Duymasın’ın Haluk’undan bahsediyorum ha. Dizi “bu kadar mı boktan olur lan” demeye kalmadı cidden “o kadar” boktanmış. Yine aynı klışeler, aynı terennümler. Yok bunun doğum gününü kimse kutlatmaz, bu da “depresif tripli” modlarda evde tek başına veledin tekiyle pasta yemeye başlar. Bir tek banka tebrik eder “bu mutlu gününü”. Sonra acil bir telefon, yetiş, kakış falan derken meğersem! buna “gizli, kutlu doğumgünü” hazırlamışmışlar. Biri de çıkıp demiyo ki, “lan bu angut her sene nasıl yiyo bu numarayı” diye. Bir de dizi sonunda Haluk’un şaşırma ve duygusallaşma tepkilerine müteakip bizim kızıl sıçan Havuç’un babasına yazdığı şarkıyı okuması beni intihara sürükledi. Zararlı lan. Resmen adamın reklamı için bizi beceriyorlar terim yerindeyse.

İşte bu da böyle bir kıskançlığımdır. İyi ki ölmene az kaldı Haluk! Sözüm Tamer Karadağlı’dan dışarı lan.

Moralim Bozuk, Sormayın.

Moral seviyem Japon borsasına döndü bu aralar. Ne zaman biri nasılsın diye sorsa, “moralsizim be gardaş” cevabını vermekten gına geldi. Gözlerim ne zaman dalsa, ne zaman bir şeyler düşünmeye kalksa ellerim istemsiz sigara paketine uzanıyor. sanki bitirdiğim her paket bana bir şeyleri başarmışım hissi verecek, yarım kalan her sigara acıma yenilerini katacak. 

Dedim ya, moralim bozuk arkadaş. Siz de üzerime gelmeyin şimdi ama, demeyin “ne bok var da üzülüyosun bu kadar” diye. Benim aradığım da o zaten. Neyden kendimi bunalım sağnaklarına attığımı bilsem, ona yoğunlaşıp payıma düşen kederi de alırım vesselam. Hayat tad almak bir yerde zaten, hissetmek, zevk almak. Yadımlamak bir yerde. Sürekli bir şeylere kafayı takmakla, “umursanmıyorum anasını satayım”modlarına girmekle zaman geçmiyor geçmesine de, insan gene de “hissettiğine” seviniyor. Koduğumun Pollyanna’sı burda devreye giriyor işte. Yetinmek diye tutturduk, tutturduk sonunda bu duruma geldik. 

Bir de geçenlerde kendimi acı çekerken yakaladım. Görseniz veledi bildiğin keder içindeydi yani, bi rakısı eksikti yanında. Hiç de utanmıyor vesselam, elinde de yarısı yanmış bir sigara, çekiyor da çekiyor. Gözleri sabitlenmiş, tipik “çekilmez bir adam”. Ne de güzel demiş Nazım Usta, bugünlerimi görmüş sanki o güzel benliğinde.

İleriki bir depresyon notunda beyinlerinizi deşene kadar görüşmek üzere…

Seni İstanbul’da görürsem döverim!

Dün bir cenaze dolayısıyla ziyaretteydik. Bizim köyden biri de vardı, akrabamız sıfatını taşıyormuş. Neyse babam tanıştırma vesilesi ile bu adam benim bilmemneyimin bilmemneyimin amcasının oğlu dedi, İstanbul’da çalışıyor hem yardımcı olur sana minvalinde bir şeyler söyledi.

Sonrasında hayatımı değiştiren bir şey oldu. Değiştirmekten ziyade, mantığımın ebesini gevreyen bir olay. Adam döndü ve şöyle buyurdu: “Seni İstanbul’da görürsem, döverim!” O anda aklıma gelen tasavvurlar ve tahminleri yazıya döksem, içindeki harf sayısı pi sayısının ondalık kısmındaki sayı tutarı kadar yer kaplayabilir. Özetleyerek sıralıyım.

1) İstanbul’da olmak içki, sigara gibi bir şey mi lan yoksa?

2) Ulan yoksa babam İstanbul’da okumuyorum gibi bir sanrıya kapıldı da, bu adamı dedektif olarak tuttu, şimdi de beni İstanbul’da görürse gezmeye geldiğimi anlıcak, tepelicek sonra beni,ha?

3) Acaba bu adam “hemşehri, hemşehrisini gurbette naynaynoy” felsefesini çok mu ciddiye almış, takıntıya mı vurmuş? Hayatının gayesini gurbette hemşehrisinin beynini deşmek olarak mı belirlemiş? Lan babam anlatsa şuna, o sadece bir ironi, o sadece bir ironiii!!!!1111!!!

4) Yoksa istanbul’da beyaz kadın ticareti azdı da, bu adam da eski nazi kolonlarının torunlarından (adam hafiften şarışındı) biri ve bütün olağan faşistliği ile benim de o suç şebekelerimde olduğunu düşünerek, ve bunun kanıtının da benim İstanbul’da bulunmam olduğunu mı düşündü? Bu sefer tuttum kesin.

Bu kadar yazdım ama, bunlar bir cümlenin akabinde saniyeler süren düşünme sürecinde geçti, biliyor musun sayın blog? Bu arada Allah belanı versin senin akraba bozuntusu, keşke direk sorsaydım “what the fuck do you mean, bro?” diye. Bu kadar asabımın bozulmasına ve obsezif kompulsif rahatsızlık tavırlarına bürünmeseydim.

Taktım Takıntıma

Bu aralar kitaplara daldım vesselam. Öyle güzel görünüyorlar ki dışardan. Hani yeme de yanında yat cinsinden. İçindeki bilgileri harmanlayıp yutası geliyor bu aciz insancığın. Kitaplıkta mütevazı yerinde dururkene ne kadar da naif, ne kadar da hoş. Yalnız iş okumaya gelince değişiyor. Öyle garip takıntılara bürünüyor ki bu bünye okumaya başlandığında görseniz. Her kelimeyi tekrar, tekrar “amin der gibi” tekrarlamalar, “lan kaç sayfa okudum ne anladım acaba” demeler, “130. sayfaya geldiğime göre en az 10 tane özlü söz hatırlamam lazım kitaptan” gibi acınası terminolojiler. İşin en boktan yanı da, okuduğum çoğu kitabın kafam kadar kalın olması. Yani anlayacağınız bu takıntıları bir kitapta kaç kez tekrarlıyorum buyrun hesaplayın. Bu seferki savaştığım kitapsa “Şairin Romanı”. Murathan Mungan o şiirsel, betimlemeleri tümleyici, harika Türkçesi ile öyle bir yazmış ki romanını insanın dur durak vermeyesi, nefes almayası geliyor. Bu güzelim kitapta da kendimi saplantılara vurup, kitabın altını üstüne getirirsem kendimi pompalı tüfekle vurma sözü veriyorum. Zaten güzelim ülkemde silah bulması kolay, yoksa ben altın vuruş yapmasını falan da bilirdim de bu aralar baya züğürdüm sormayın gitsin.

Nerden geldim buralara bilmiyorum ama şu an aklıma gelen bir şeyi paylaşmak isterim. Bu aralar “bu boktan alemde” halen daha güzel kitapların çıkabilmesinin mutluluğu içerisindeyim. Şairin Romanı da bunlardan biri.

Okuyun, okutturun efendim.

bu aralar facebook karikatür paylaşımlarında “bir halta” yarar durumda sanki. akşam akşam gülümsetti. View high resolution

bu aralar facebook karikatür paylaşımlarında “bir halta” yarar durumda sanki. akşam akşam gülümsetti.

Ultralite Powered by Tumblr | Designed by:Doinwork